Valikonağı Caddesi Sezai Selek Sk. No:20 D:5 Nişantaşı / İstanbul
0212 233 28 38

Ağlamak güzeldir

Elif Doğan – Blogcuanne, Eylül 2012

Ben çok sulugöz bir insanım. Dokunsan ağlayanlardanım. Bak şimdi dokun, hemen gözyaşlarımı görürsün. Tevekkeli değil Deniz’in öğretmeniyle göz göze gelir gelmez ağlamaya başlamam.

Dr. Aletha Solter

Deniz de bana çekmiş. Ya da yaşı itibarıyla öyle, bilmiyorum. Kolay ağlayan bir çocuk. Bu aslında iyi bir şey diye düşünüyorum, duygularını bastırmıyor çünkü. Ama bir yandan da bu kolay ağlama olayı birçok şeyde karşımıza çıkıyor: Televizyon kapanıyor, ağla. Yemekten önce bahçeye çıkmaya izin yok, ağla… gibi.

Deniz’in kendisine söylenen “Hayır”lara ağlayarak karşılık vermesi beni ve babasını oldukça sinir ediyor. Her şeyin bir zamanı var, iki bölüm çizgi film seyredicez dediysek ikincisinden sonra ağlama ama di mi? Hem ne zaman ağladığın için bir şey yaptık bu hayatta? gibi… Bir yandan da “Şimdi ağlıyor ama, ileride de ağlak bir tip mi olacak, erkek çocuğunun bu kadar ağlaması doğru mu? gibi, ne kadar yanlış olduğunu dün fark ettiğim düşüncelerimiz vardı.

Dün, bu haftaki hediye kitabın yazarı Aletha Solter’ın bir seminerine katıldım. Psikoloji İstanbul önderliğinde düzenlenen ve Nişantaşı’ndaki İstanbul Moda Akademisi’nde gerçekleştirilen etkinliğin başlığı “Çocuklarda Ağlama ve Öfke Nöbetleriyle Başa Çıkma” idi.

Seminere katılım çok iyiydi. Çocukları çeşitli yaş gruplarından olan annelerin ağırlıkta olduğu grupta yadsınamayacak sayıda baba da vardı. Solter’ın sunumu çok akıcıydı, her cümlesinin tüm izleyicilere anında çevrilmesi yerine dileyenlere kulaklıkla simultane çeviri yapılabilseydi daha da akıcı olurdu. Ancak genel olarak çok ama çok faydasını gördüğüm bir seminer oldu. Psikoloji İstanbul’a daveti için çok teşekkür ederim.

Solter’ın bugüne kadarki beş kitabının üçü Türkçeye çevrilmiş. Bilinçli Bebek ve şimdi Çocuğunuza Kulak Verin Doğan Kitap, Çocuk Yetiştirme Notları ise Kuzey Yayınları tarafından kazandırılmış. Ben Çocuğunuza Kulak Verin‘i henüz okuyorum ve Bilinçli Bebek‘i okumamıştım. Ancak bu seminerden sonra edinmeye karar verdim çünkü ağlama ve disiplin konusunda öğreneceğim çok şey olduğunu fark ettim.

Gelelim seminere… Kısaca, 2-8 yaş arası çocukların ağlama ve öfke nöbetlerini anlamanın yollarını anlattı Solter. Önce çarpıcı bir gerçeğe değindi:

Çocuklarını fiziksel olarak istismar eden (onlara vuran) ebeveynlerin yüzde 80′i, bunu, çocuklarının ağlamasına sinirlendikleri anda yapıyorlar.

Çocukların ağlaması ebeveynlerde çok güçlü duyguları tetiklermiş. Bu nedenle, ebeveynlere çocuklarının ağlamalarıyla başa çıkmalarını öğretirsek çocuk istismarının yüzde 80′i önleyebilirmişiz.

Ağlama, stres kaynaklı bir eylemmiş. Ağlamanın altında yatan sebepleri anlamak için stresi anlamak gerekirmiş. Çocuk olmak başlı başına stresliymiş, ve çocukların stres kaynakları genellikle üçe ayrılırmış:

  1. Birilerinin çocuğa yaptığı bir davranış sonucunda oluşan stres (vurma, dövme, istismar…)
  2. Karşılanmayan ihtiyaçlardan dolayı oluşan stres (Farkında olarak ya da olmayarak aç bırakmak, fiziksel teması esirgemek, ilgi eksikliği…)
  3. Durumsal stres kaynakları (doğum travması, aşırı uyarana maruz kalma, hastalık, hayal kırıklıkları, ebeveynin stresli olması…) — Solter buna örnek verirken piyano çalmayı öğrenen bir çocuğun, piyanonun başına geçer geçmez “Ben bunu yapamam!” diye ağlamasından bahsetti. Deniz’in şu an geçirdiği okul stresi geldi aklıma. Dün sabah, okulun ilk gününde sınıfa giderken ağlıyordu canım. Benzer şeyler yaşıyordu herhalde…

Stres altındaki çocuklar ağlamaya ya da öfke nöbeti geçirmeye çok daha fazla meyilli olurmuş. Örneğin, 11 Eylül saldırılarını bizzat yaşayan çocuklar, olayları takip eden aylarda olur olmaz yere öfke nöbetleri yaşar olmuşlar. Stresi atmanın bir yoluymuş öfke nöbeti.

Dahası, geçmişte yaşanan bir stresin tetiklenmesi, çocuğun o stres kaynağına verilen tepkiyi yine aynı şekilde yaşamalarına sebep olurmuş. Yine 11 Eylül saldırılarından yola çıkacak olursak, saldırı olduğu anda televizyonda en sevdiği programı izleyen çocuk, bir süre sonra o programı seyredemez ve hatta korkar olmuş. İlerleyen zamanlarda bu korkusunu daha da genelleştirip televizyonun kendisine mal etmeye başlamış. Annesi “Televizyon seyretmek ister misin?” dediği anda bile ağlama krizine girebiliyormuş.

Stres, birçok davranışın altında yatan ana sebeplerden biriymiş: Hiperaktivite, konsantrasyon bozukluğu, şiddet, uygunsuz davranışlar, korku, uyku bozuklukları, kendine zarar verecek şekilde dikkatsiz olmak ve tabii ki öfke nöbetleri.

Stresi boşaltmanın ise birkaç yolu varmış: Konuşma/gülme, oyun terapisi ve -en çok yanlış anlaşılan ve bu yüzden de davranış bozukluğu olarak nitelendirilen- ağlama ve öfke nöbetleri.

Aletha Solter, birçok uzmanın, kitaplarında ağlama ve öfke nöbetlerine “davranış bozukluğu” kategorisinde yer verdiğini, kendisinin ise bunları çocukların sakin ve sağlıklı kalabilmek için başvurdukları bir yöntem olarak değerlendirdiğini söyledi.

Ve ağlamanın, stresi atma konusunda ne kadar faydalı olabileceğini anlatmak adına Çocuğunuza Kulak Verin kitabında da yer verdiği şu araştırmayı paylaştı:

Çocuğunuza Kulak Verin, sayfa 23

Bu araştırmadan anlaşıldığı gibi, duygusal gözyaşları, “soğan gözyaşları”ndan daha fazla stres hormonu içeriyor, dolayısıyla stres atmak adına gerçekten işe yarıyormuş. Hatta o kadar çok işe yarıyormuş ki bir başka araştırmaya göre ağlamak, stres boşaltmak adına spor yapmak kadar (hatta derecelendirildiğinde ondan daha bile) iyiymiş. “Ağlamak spor yapmaktan daha iyi. Ama tabii ki ikisini de yapmalıyız!” diye espiri yaptı Solter.

Sonrasında ağlamanın nasıl da bastırılmaya, baskılanmaya çalışıldığına giriş yaptı. Özellikle de erkek çocuklarına bu konuda haksızlık edildiğinden bahsetti. Kitaptaki

Ağlayan oğlanlarla genellikle alay edilir ve “kız gibi” oldukları söylenir. Duygularını ifade etmeyi bırakıp “erkek gibi davranmaları” beklenir. Bunun sonucu olarak bazı erkekler yıllarca gözyaşı dökmezler. Belki de erkeklerin strese bağlı hastalıklara daha yatkın olmalarının ve kadınlardan daha erken yaşta ölmelerinin nedeni budur.

bölümüne gönderme yaptı, ki işte bu noktada benim kafamda şimşekler çaktı. Sağdan soldan duyduğumuz ve ister istemez bizim de etkilendiğimiz “erkek çocuğunun ağlama(ma)sı” endişesi aklıma geldi. Erkek ya da kız, o daha çocuk! Hem insan çocukluktan çıkınca ağlamaz diye bir şey var mı? “Erkekler ağlamaz” çok yanlış!

Nitekim 12 yaşına kadar kız çocuklarıyla erkek çocukları aynı miktarda ağlarmış. Sonrasında erkeklerin ağlamaları azalırmış. Bu birden fazla kültürde böyleymiş, “Belki altında yatan bir biyolojik sebep de vardır” dedi Solter.

Bu noktada katılımcı babalardan birinden bir soru geldi: “Ağlamak güzeldir, anladık. Peki ya mızmızlanmak? Sürekli kapı gıcırdısı gibi mıymıylanmak?”

Gayet yerinde ve gerekli bulduğum bu soruya Solter şöyle yanıt verdi:

Çocuğun mızmızlanmasının iki sebebi vardır:

  1. Çocuk hasta ya da hasta olmak üzeredir
  2. Kendini ağlayacak kadar güvende hissetmiyordur; ya da ağlayacak kadar malzeme henüz biriktirmemiştir

Sonrasında yine bir babadan gelen “Çocuklar ebeveynlerini manipüle etmek için ağlarlar mı?” sorusu da, televizyonu kapattığım için ağlayan bir çocuğu olan bir anne olarak beni yakından ilgilendiriyordu. Cevabı ise ilginçti: Hayır. Çocuklar ebeveynlerini manipüle etmek için ağlamazlar. Ebeveynler öyle olduğunu zannederler. Çünkü birçok insan için ağlamak şımarıklık göstergesidir.

Bu yanılgıya kendinin bile düştüğünü söyledi Solter. Okuldan eve “annesiyle sirke gidecek” beklentisiyle gelen 6 yaşındaki kızının, değişen planlar karşısında ağlama krizine girip annesine “Sen aptalsın!” diye bağırması karşısında “Allah’ım ben ne yaptım da böyle şımarık bir çocuk yetiştirdim?!” diye düşündüğünü, fakat sonradan bu konuda yazdığı iki kitap olduğunu hatırladığı ve kendi tavsiyelerine uymaya karar verdiğini anlatarak kızına tepki göstermek yerine ağlamasına fırsat verdiğini anlattı. Ertesi gün okula gittiğinde öğretmeninin “Sara dün biraz zor bir gün geçirdi. En yakın arkadaşıyla kavga ettiler, arkadaşı ona ‘aptal’ dedi” dediğini ve Solter’ın da “Biliyorum, bana -kendince- anlattı” dediğini söyledi. Çünkü Solter’a göre kızı ona elinden geldiğince anlatmıştı. 6 yaşında bir çocuğun eve gelip “Anne biliyor musun? Ben bugün kötü bir gün geçirdim. Arkadaşım bana aptal dedi. O yüzden canım sıkkın, sana da kötü davranabilirim ama sen üstüne alınma” demesinin gerçekçi olmadığını söyledi.

Ebeveynler “sebepsiz yere” ağlayan çocukların şımarık olduğunu, yeterince olgun olmadıklarını ve/veya onları manipüle etmeye çalıştıklarını düşünürmüş. Halbuki durum böyle değilmiş. Çocuklar ağlamak için gereken donanımla dünyaya gelirlermiş.

  • Acı dolu hisleri biriktiğinde
  • Ağlamak için bahane arar ve bulurlarmış
  • Ağlar, öfke nöbeti geçirir ve
  • Sakin, rahat, uyumlu bir şekilde güne devam ederlermiş

Peki, ağlayan çocuğa ne yapacağız?

  1. Ağrısı, sancısı var mı diye bakacağız
  2. Fiziksel temasta bulunacak, sarılacağız
  3. Ağlamasını kabullenecek ve dinleyeceğiz

Tabii ki bunu yapmak, söylemekten de, yazmaktan da daha zor. Genelde ağlamayı bastırma yoluna gidiyoruz, ki onun da çeşitli sakıncaları var.

Bu noktada kendinden şu örneği verdi Solter: 3 yaşındaki oğluyla plaja gittikleri bir günün sonunda bir deniz kabuğu bulup eve dönmüşler. Oğlu deniz kabuğunu pek seviyormuş. Yerde bıraktığı bir gün üzerine havlu mu, tişört mü, bir şey düşmüş. Oğlan da fark etmeden üzerine basıp çatırt! diye kırmış. Ve tabii ki ağlamaya başlamış.

O an oğluna “Üzülme tatlım, yine gider bir tane daha alırız” demek gelmiş içinden Solter’ın. Ama kendini durdurmuş. Çünkü oğlunun ihtiyacı olan acısının fark edilmesiymiş. “Haklısın, çok üzgünsün, biliyorum” demiş annesi ona. Minik oğlan bir süre ağladıktan sonra susmuş, deniz kabuğunu alıp çöpe atmış ve kaldığı yerden devam etmiş.

Ağlamanın bastırılması konusu gerçekten çok ilginç ve çarpıcıydı. Bakın, ne değişik şekillerde bastırılıyormuş ağlama:

  • Kızma: “Kes ağlamayı!”
  • Cezalandırma, tehdit etme: “Ağlarsan sana gününü gösteririm!”
  • Çocuğu izole etme: “Git odanda ağla!”
  • Onu utandırma, taklit etme: “Bebek gibi ağlıyorsun”
  • Emzirme, emzik verme — bebeklikte yapılan bu davranış sesin çıktığı deliği kapatma ihtiyacından doğuyormuş
  • Dikkatini dağıtma: “Aaa, bak televizyonda ne var!!!”
  • Güldürmeye çalışma
  • Acısını hafife alma, küçümseme: “Aman canım, o da bi şey mi?”, “Kedi poposunu görmüş, yara zannetmiş!”
  • Ağlamadığı için çocuğu övme: “Ahmet koluna dikiş atılırken hiç ağlamadı annesi”
  • Sakinleştirici verme: Bizde pek görülmese de Amerika’da eskiden memeye/emziğe afyon esanslı yağlar sürmeye kadar giden bir davranışmış

Bu noktada sınıfa döndü Aletha Solter. Katılımcılara, çocukluklarında bu davranışların hangilerine maruz kaldıklarını sordu. Sınıfın hemen hepsi, bütün bu seçeneklerde el kaldırdı. Aramızda “Git odanda ağla!”yı duymamış olanlar var mı? Solter bize bu davranışların kendimizi nasıl hissettirdiğini de sordu. Ben hiç iyi hissetmezdim.

Anlaşıldığı gibi, ne şekilde olursa olsun çocuğun ağlamasını bastırmak ona saygısızlık etmekten başka bir şey değil. Çocuğun istenmediğini, sevilmediğini hissettiriyor. Yapmayalım.

Solter bir de “Aramızda bu davranışlardan herhangi birini çocuğuna yapan varsa lütfen suçluluk hissetmesin” dedi. “Size nasıl hissedeceğinizi söyleyemem ama suçlu hissetmemenizi söylüyorum; değişmek için hiçbir zaman geç değil” dedi. Ben ikna oldum.

Ağlamak sürekli bastırılırsa

  1. Depresyon
  2. Kronik endişe
  3. Öfke/şiddet
  4. Madde bağımlılığı

gibi durumlara yol açmaya kadar uzanabilirmiş. Bunlar olmasa bile aşırı ve sağlıksız beslenme (canı sıkılınca çikolataya uzananlar!), tırnak yeme, gerginlik, aşırı hareket, duygusal bağımlılıklar (televizyon, kumar, alışveriş, vs.) gibi sorunlara da yol açabilirmiş. Aman diyeyim.

Özet:

Çocuklar canı yandıklarında, korktuklarında ya da incitildiklerinde duygularını kelimelerle ifade edemez, onun yerine ağlama ve öfke nöbetlerine başvururlar. Eğer bu esnada ağlama bastırılırsa çocuklar üzgün, öfkeli, korku dolu olurlar. Ağlamalarına izin verilmesi halinde ise rahatlar, mutlu bir şekilde kaldıkları yerden devam ederler.

 

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar