Pi BLOG

Manchild

“Bu ana kadar nasıl kendin hayatta kaldın? Eğer ben orada değilsem hiçbir şey hallolmuyor.” — Sabrina Carpenter, Manchild


Son yıllarda sosyal medya ve popüler kültürde sıkça kullanılan "manchild" kavramı, birçok romantik ilişkide gözlenebilen belirli davranış örüntülerini tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır. İngilizce "man" ve "child" sözcüklerinin birleşiminden oluşan bu ifade, kronolojik olarak yetişkin olmasına rağmen duygusal, kişilerarası veya davranışsal açıdan gelişimsel olarak daha erken dönemlere özgü özellikler sergileyebilen bireyleri tanımlamak için kullanılabilmektedir.


Klinik açıdan bakıldığında "manchild" resmi bir tanı kategorisi değildir. Bununla birlikte kavram, bazı danışanlarda gözlenebilen sorumluluk almaktan kaçınma, duygusal olgunlaşmada güçlük, bağımlı ilişki örüntüleri ve kişilerarası işlevsellik sorunlarını anlamlandırmak için yararlı bir metafor sağlayabilir.


Bu bağlamda "manchild" kavramı sıklıkla Peter Pan Sendromu ile ilişkilendirilmektedir. İlk olarak psikolog Dan Kiley tarafından popülerleştirilen Peter Pan Sendromu, yetişkinliğin getirdiği sorumluluklardan kaçınma, bağımlılık eğilimleri, karar vermede güçlük ve gelişimsel olarak daha çocuksu baş etme stratejilerinin sürdürülmesi ile karakterize edilen bir örüntüyü tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Her ne kadar güncel tanı sistemlerinde yer almıyor olsa da, kavram bazı danışanların kişilerarası ve duygusal işleyişlerini anlamlandırırken açıklayıcı bir çerçeve sunabilmektedir.


Önemli bir nokta, çocuk ruhlu olmak ile duygusal açıdan gelişimsel gecikme göstermek arasında ayrım yapabilmektir. Oyunbazlık, spontane davranışlar, mizah duygusu veya gençlik dönemine ait ilgi alanlarını sürdürmek tek başına bir sorun olarak değerlendirilmemelidir. Klinik açıdan daha anlamlı olan nokta, bireyin yetişkin yaşamının gerektirdiği sorumlulukları ne ölçüde üstlenebildiği ve yakın ilişkilerde karşılıklılık ilkesini ne derece sürdürebildiğidir.


Bu örüntüyü gösteren bireylerde yetişkinliğin keyif veren yönlerini sürdürme isteği bulunurken, yetişkin rollerinin gerektirdiği sorumlulukların üstlenilmesinde güçlük gözlenebilir. Örneğin birey yakın ilişkilerde yoğun ilgi ve destek bekleyebilir; ancak partnerinin duygusal ihtiyaçlarına aynı ölçüde yanıt vermekte zorlanabilir. Bu durum zaman içerisinde çift ilişkisinde eşitler arası bir partnerlikten çok ebeveyn-çocuk dinamiğine benzer bir etkileşim örüntüsünün gelişmesine neden olabilir.


Çift terapilerinde sıklıkla gözlenen örüntülerden biri, partnerlerden birinin ilişkiyi organize eden, sorumlulukları hatırlatan, duygusal yükü taşıyan ve krizleri yöneten konuma yerleşmesidir. Diğer partner ise daha pasif bir konumda kalabilir ve giderek daha fazla bakım alan kişi rolünü üstlenebilir. Bu dengesizlik uzun vadede ilişki doyumunu azaltabilir ve partnerlerde tükenmişlik duygularının gelişmesine katkıda bulunabilir.


Duygusal regülasyon güçlükleri de bu örüntüye eşlik edebilir. Bazı bireylerde eleştiriyi yoğun biçimde kişiselleştirme, hayal kırıklıkları karşısında savunmacı tepkiler verme, çatışma sırasında geri çekilme, mizahı kaçınma amacıyla kullanma veya öfke patlamaları gözlenebilir. Bu durumlar çoğu zaman bireyin duygularını düzenleme becerilerinden çok, duygularla temas kurma ve onları anlamlandırma kapasitesindeki sınırlılıklarla ilişkili olabilir.


Klinik değerlendirmelerde sorumluluk erteleme davranışları da dikkat çekebilir. Finansal konular, ev içi görevler, kariyer planlaması veya ilişkisel sorumluluklar gibi alanlarda kronik erteleme örüntüleri gözlenebilir. Bununla birlikte bu davranışların yalnızca isteksizlikten kaynaklandığını varsaymak yanıltıcı olabilir. Altta yatan yetersizlik şemaları, başarısızlık korkusu, reddedilme kaygısı veya düşük öz yeterlilik algısı da benzer davranışların sürdürülmesinde rol oynayabilir.

Psikologlar açısından önemli sorulardan biri, bu davranış örüntülerinin nasıl geliştiğidir. Elbette tek bir açıklama tüm vakalar için yeterli olmayacaktır. Bununla birlikte klinik gözlemler, çeşitli gelişimsel ve çevresel etkenlerin bu örüntülerin oluşumuna katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir.

Bazı bireyler aşırı koruyucu veya aşırı müdahaleci aile ortamlarında büyümüş olabilirler. Çocukluk ve ergenlik döneminde öz bakım, problem çözme, karar verme ve sorumluluk alma gibi görevlerin sürekli ebeveynler tarafından üstlenilmesi, bireyin bu becerileri geliştirme fırsatlarını sınırlayabilir. Sonuç olarak yetişkinlik döneminde bağımsızlık arzusu ile bağımsız yaşam becerileri arasındaki uyumsuzluk dikkat çekebilir.

Bazı vakalarda ise duygusal ihmal öyküleri ön plana çıkabilir. Duyguların ifade edilmesinin teşvik edilmediği, kırılganlığın zayıflık olarak değerlendirildiği veya duygusal ihtiyaçların yeterince karşılanmadığı aile ortamlarında büyüyen bireyler, duygusal deneyimlerini tanıma ve düzenleme konusunda güçlük yaşayabilirler. Özellikle erkek çocuklarının sosyalizasyon süreçlerinde sıkça karşılaşılan "güçlü ol", "duygularını gösterme" veya "yardım isteme" gibi mesajlar, duygusal gelişimi etkileyebilecek faktörler arasında değerlendirilebilir.

Bağlanma kuramı perspektifinden bakıldığında ise bazı bireylerde kaçınmacı bağlanma örüntüleri gözlenebilir. Yakınlık ihtiyacı ile bağımsızlık arzusu arasında yaşanan çatışmalar, ilişkilerde sorumluluk almaktan kaçınma veya duygusal mesafeyi koruma davranışlarıyla ilişkili olabilir.

Bunun yanında toplumsal cinsiyet normlarının da göz ardı edilmemesi gerekir. Pek çok kültürde erkeklerin özerklik, özgürlük ve bireysellik üzerinden tanımlanırken; bakım verme, duygusal emek ve ilişkisel sorumlulukların daha çok kadınlarla ilişkilendirildiği görülmektedir. Bu nedenle bazı davranış örüntüleri yalnızca bireysel psikolojik süreçlerin değil, aynı zamanda toplumsal öğrenmenin de bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Klinik uygulamada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, sorumluluk almakta zorlanan veya gelişimsel olarak daha çocuksu görünen her bireyin "manchild" olarak değerlendirilmemesidir.

Örneğin depresyon yaşayan bir danışan motivasyon kaybı, karar vermede güçlük ve günlük işlevsellikte belirgin düşüş gösterebilir. Benzer şekilde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bireylerde organizasyon, planlama, zaman yönetimi ve görev sürdürme alanlarında güçlükler görülebilir. Kaygı bozuklukları, tükenmişlik sendromu, kronik stres, travma öyküleri veya yaşam geçiş dönemleri de benzer belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Bu nedenle değerlendirme sürecinde davranışın işlevi, süresi, bağlamsal özellikleri ve bireyin değişim motivasyonu dikkatle incelenmelidir. Klinik açıdan belirleyici olabilecek unsurlardan biri, bireyin yaşadığı güçlüklerin farkında olup olmadığı ve bu alanlarda sorumluluk alma konusunda ne derece çaba gösterdiğidir.

Bu örüntülerle çalışan psikologlar için ilk hedeflerden biri, danışanın davranışlarının altında yatan duygusal süreçleri anlamasına yardımcı olmak olabilir. Çünkü dışarıdan görülen kaçınma davranışlarının altında sıklıkla utanç, yetersizlik korkusu, başarısızlık kaygısı, reddedilme endişesi veya değersizlik hisleri bulunabilir.

Terapi sürecinde şu alanlar üzerinde çalışılabilir:

Duygusal farkındalık ve duygu düzenleme becerilerinin geliştirilmesi

Kaçınma davranışlarının işlevinin anlaşılması

Öz yeterlilik algısının güçlendirilmesi

Problem çözme ve karar verme becerilerinin geliştirilmesi

Sorumluluk alma kapasitesinin kademeli olarak artırılması

Çocukluk döneminden gelen ilişki şemalarının incelenmesi

Bağlanma örüntülerinin değerlendirilmesi

Utanç ve yetersizlik temalarının çalışılması

Çift terapilerinde ise özellikle ebeveyn-çocuk dinamiğinin fark edilmesi önemli olabilir. Bir partnerin sürekli bakım veren, düzenleyen ve yöneten role yerleşmesi; diğer partnerin ise giderek daha bağımlı ve pasif bir pozisyonda kalması ilişkinin işlevselliğini olumsuz etkileyebilir. Terapötik süreçte çiftlerin daha dengeli bir sorumluluk paylaşımı geliştirmeleri ve yetişkin-yetişkin ilişki modeline geçmeleri desteklenebilir.

"Manchild" ve Peter Pan Sendromu kavramları resmi psikiyatrik tanılar olmamakla birlikte, bazı danışanlarda gözlenebilen belirli kişilerarası ve gelişimsel örüntüleri anlamlandırmak için yararlı kavramsal araçlar sunabilir. Bu örüntüler çoğu zaman yalnızca sorumluluktan kaçınma davranışlarından ibaret değildir; altında bağlanma güçlükleri, duygusal regülasyon sorunları, öğrenilmiş yetersizlik duyguları, başarısızlık korkuları veya gelişimsel eksiklikler bulunabilir.

Psikologlar açısından önemli olan nokta, davranışın kendisinden çok davranışın altında yatan işlevi anlamaya çalışmaktır. Çünkü birçok danışan dışarıdan isteksiz, sorumsuz veya olgunlaşmamış gibi görünse de, bu davranışlar çoğu zaman daha derin psikolojik ihtiyaçların ve korunma stratejilerinin bir yansıması olabilir.

Sonuç olarak duygusal olgunlaşma, yalnızca yaşla birlikte kendiliğinden gerçekleşen bir süreç olarak değerlendirilmemelidir. Duygusal farkındalık, öz düzenleme becerileri, sorumluluk alma kapasitesi ve karşılıklı ilişki kurabilme becerileri yaşam boyu gelişmeye devam edebilir. Uygun terapötik destekle bireyler daha işlevsel ilişki örüntüleri geliştirebilir, kaçınma davranışlarını azaltabilir ve yetişkin yaşamının getirdiği sorumluluklarla daha uyumlu bir ilişki kurabilirler.

Bu yazı Zeynep Koçlu tarafından hazırlanmıştır ve tüm hakları saklıdır. Her türlü soru görüş ve önerileriniz için zeynepkoclu@psikolojistanbul.com