Pi BLOG

“Çocuklara Boşanacağımızı Nasıl Söyleyeceğiz?”

Bir çocuğun hayatında anne ve babası, dünyayı anlamlandırmasını sağlayan en önemli güven kaynaklarıdır. Bu nedenle ebeveynlerin boşanma kararı, çocuk için yalnızca aile yapısındaki bir değişiklik değil, aynı zamanda güven duygusunu, geleceğe dair beklentilerini ve günlük yaşamını etkileyen önemli bir yaşam olayıdır. Ancak araştırmalar, boşanma sürecinin nasıl yönetildiğinin de en az kararın kendisi kadar çocukların iyi olma hallerinde belirleyici olduğunu göstermektedir.

Çocukların boşanmaya uyum süreçleri üzerine uzun yıllardır çalışan psikolog Joanne Pedro-Carroll, çocukların dayanıklılığını artıran en önemli etkenlerden birinin, ebeveynlerinin yaşadıkları değişime rağmen "anne ve baba" olmaya devam edebilmeleri olduğunu vurgular. Benzer şekilde John ve Julie Gottman'ın geliştirdiği Duygu Koçu Ebeveynliği yaklaşımı da çocukların zor duygularını ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onları anlamanın ve kabul etmenin iyileştirici gücüne dikkat çeker. Bu iki yaklaşım bir araya geldiğinde ortaya oldukça net bir mesaj çıkar: Çocukların mükemmel ebeveynlere değil, güven veren ve duygularına eşlik edebilen ebeveynlere ihtiyacı vardır.

Boşanma kararını çocuğa anlatmadan önce, aslında hazırlanması gereken ilk kişiler ebeveynlerin kendileridir. Henüz kararın kesinleşmediği, ebeveynler arasında yoğun tartışmaların sürdüğü ya da geleceğe ilişkin temel düzenlemelerin belirsiz olduğu bir dönemde çocukla konuşmak, onun kaygısını artırabilir. Çocuklar belirsizliğe yetişkinlerden çok daha zor tolere ederler. "Nerede yaşayacağım?", "Babamı ne zaman göreceğim?", "Okulum değişecek mi?" gibi soruların mümkün olduğunca net cevaplarının olması, çocuğun kaygısını önemli ölçüde azaltabilir. Elbette her ayrıntının baştan belirlenmesi mümkün olmayabilir; ancak bilinmeyenleri dürüstçe ifade etmek, kesin olmayan sözler vermekten çok daha güven vericidir.

İdeal olan, bu konuşmanın anne ve baba tarafından birlikte yapılmasıdır. Çocuk, anne ve babasını aynı anda yanında gördüğünde, ilişkileri değişse bile ebeveynlik rollerinin devam ettiğini hisseder. Bu da onun temel güven duygusunu destekler. Eğer birlikte konuşmak mümkün değilse bile, her iki ebeveynin birbirini suçlamayan, çelişkili mesajlar vermeyen ve çocuğu arada bırakmayan bir tutum sergilemesi büyük önem taşır. 

Konuşmanın içeriğinde ise uzun açıklamalardan çok birkaç temel mesajın açık ve net biçimde verilmesi yeterlidir: Anne ve baba artık birlikte yaşamayacaklar. Bu karar tamamen yetişkinlerin verdiği bir karar. Çocuğun yaptığı ya da yapmadığı hiçbir şey bu ayrılığa neden olmadı. Anne ve baba onu sevmeye devam edecek, onun hayatında olmaya devam edecek ve ihtiyaç duyduğunda sorularını cevaplamaya hazır olacak.

Pek çok ebeveyn, boşanma haberini verirken en doğru cümleyi bulmaya çalışır. Oysa çocuklar çoğu zaman kullanılan kelimelerden çok, ebeveynlerinin duygusal tutumunu hatırlar. Gottman'ın Duygu Koçu yaklaşımı burada önemli bir yol gösterici sunar. Çocuk haber karşısında ağlayabilir, öfkelenebilir, sessizleşebilir, odasına çekilebilir ya da hiçbir şey olmamış gibi oyun oynamaya devam edebilir. Hatta bazı çocuklar günler sonra aynı soruyu yeniden sorabilir. Bu tepkilerin her biri, çocuğun bilgiyi kendi gelişim düzeyi doğrultusunda işlemeye çalıştığını gösterir.

Bu noktada ebeveynin görevi çocuğun hissettiklerini değiştirmeye çalışmak değil, onları anlamaya çalışmaktır. "Üzülme.", "Her şey düzelecek.", "Buna alışacaksın." gibi iyi niyetli cümleler, çoğu zaman çocuğun yaşadığı duygunun görülmediği hissini yaratabilir. Bunun yerine "Bunu duymak senin için zor olmuş olabilir.", "Şu an kafan çok karışmış gibi görünüyor." ya da "İstersen şimdi konuşabiliriz, istersen biraz zaman geçtikten sonra tekrar konuşuruz." gibi ifadeler çocuğa duygularının kabul edildiğini hissettirir. Duyguların kabul edilmesi, onları abartmaz; tam tersine çocuğun onları düzenleyebilmesi için güvenli bir alan oluşturur.

Çocukların boşanmaya verdikleri tepkiler yaşlarına göre de farklılık gösterebilir. Okul öncesi dönemdeki çocuklar zamanı ve sürekliliği yetişkinler gibi anlayamazlar. "Baba başka bir evde yaşayacak." gibi kısa ve somut açıklamalar onlar için daha anlaşılır olur. Aynı soruları tekrar tekrar sormaları, söylenenleri unutmalarından değil, yeni gerçekliği anlamlandırmaya çalışmalarından kaynaklanır. Bu dönemde günlük rutinlerin korunması, çocuk için söylenen kelimelerden bile daha güven verici olabilir.

İlkokul çağındaki çocuklarda ise kendini suçlama eğilimi daha belirgin görülebilir. "Ben uslu olsaydım ayrılmazlardı" ya da "Kavga ettiğimiz gün yüzünden oldu" gibi düşünceler oldukça yaygındır. Bu çağdaki çocuklar, dünyayı uzun süre kendi davranışları üzerinden anlamlandırdıkları için, kendilerini olayların merkezine koyabilirler. Bu nedenle ebeveynlerin, ayrılık kararının tamamen yetişkinlere ait olduğunu farklı zamanlarda tekrar tekrar vurgulamaları önemlidir. Çocuk bazen bunu doğrudan konuşmak yerine resim çizerek, oyun oynayarak ya da hikayeler anlatarak ifade edebilir. Bu ifadeler, onun duygularını anlamak için önemli fırsatlar sunabilir.

Ergenlik dönemine gelindiğinde ise tablo biraz daha karmaşık hale gelir. Ergenler soyut düşünme becerilerinin gelişmesiyle birlikte ayrılığın nedenlerini daha fazla sorgulamaya başlayabilirler. Kimi zaman öfkelerini ebeveynlerine yöneltebilir, kimi zaman hiçbir şey hissetmiyormuş gibi davranabilir ya da arkadaşlarına daha fazla yönelerek ailesinden uzaklaşabilirler. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünmeleri, bu süreçten etkilenmedikleri anlamına gelmez. Özellikle ergenlerin ebeveynlerinden birinin sırdaşı ya da duygusal destekçisi haline gelmeleri, uzun vadede onların gelişimsel ihtiyaçlarını gölgeleyebilir. Bir çocuk ya da ergen, anne veya babasının duygusal yükünü taşımak zorunda kalmamalıdır.

Boşanma haberinin verilmesiyle süreç tamamlanmış olmaz; aslında yeni bir uyum dönemi başlar. Joanne Pedro-Carroll'ın çalışmalarında özellikle dikkat çektiği noktalardan biri, çocukların boşanmayı tek seferde yaşamadıklarıdır. Çocuk büyüdükçe, bilişsel ve duygusal gelişimi ilerledikçe boşanmaya yüklediği anlam da değişebilir. İlkokula başladığında, ergenliğe geçtiğinde, üniversiteye giderken ya da kendi romantik ilişkilerini kurmaya başladığında aynı yaşantıyı yeniden değerlendirebilir. Bu nedenle boşanma hakkında yalnızca bir kez konuşmak yeterli değildir. Çocuk hazır olduğunda, yeni sorular sorduğunda ya da duygularını paylaşmak istediğinde konuşmaya açık olmak, uzun vadede onun için güçlü bir koruyucu faktördür.

Sonuç olarak boşanma, çocuklar için zorlayıcı bir yaşam olayıdır; ancak tek başına belirleyici değildir. Çocuğun gelecekteki ruhsal uyumunu etkileyen en önemli unsurlardan biri, bu süreçte ebeveynlerinin ona nasıl eşlik ettiğidir. Duygularının görülmesi, sorularına yaşına uygun ve dürüst cevaplar verilmesi, ebeveynlerinin onun yanında olmaya devam edeceğini hissetmesi ve günlük yaşamındaki güven duygusunun korunması, boşanmanın olası olumsuz etkilerini önemli ölçüde azaltabilir.

Bu süreçte çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri hayatlarının mümkün olduğunca öngörülebilir kalmasıdır. Günlük rutinlerin korunması, okul yaşamının desteklenmesi, arkadaş ilişkilerinin devam etmesi ve ebeveynler arasındaki çatışmanın çocuğun önünde yaşanmaması, uyumu kolaylaştıran önemli koruyucu etkenler arasında yer alır. Buna karşılık çocuğu haber taşıyan kişi haline getirmek, görüşme saatlerini sürekli değiştirmek ya da onu yetişkin sorunlarının içine çekmek, uyum sürecini zorlaştırabilir. 

Elbette her çocuk aynı şekilde etkilenmez. Bazıları birkaç hafta içinde yeni düzene alışırken, bazıları daha fazla zamana ihtiyaç duyabilir. Uzun süre devam eden yoğun kaygı, belirgin içine kapanma, okul başarısında ciddi düşüş, arkadaş ilişkilerinden uzaklaşma ya da sürekli kendini suçlama gibi belirtiler gözleniyorsa, profesyonel destek almak süreci kolaylaştırabilir. 

Ve belki de en önemlisi, ebeveynlerin bu süreci tek başınıza yürütmek zorunda olmamasıdır. Eğer çocuğa bu haberi nasıl verecekleri konusunda kararsız hissediyorlarsa, ayrılık sonrasında çocukların tepkileri endişe vericiyse ya da ebeveyn olarak kendi duygularını yönetmekte zorlanıyorlarsa, bir çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanından, aile terapistinden veya bu alanda çalışan bir psikologdan destek almaktan çekinilmemelidir. Bazen doğru zamanda alınan profesyonel destek, yalnızca bugünü değil, çocuğun gelecekte kuracağı ilişkileri ve aile içindeki güven duygusunu da olumlu yönde etkileyebilir.

Bu yazı Zeynep Koçlu tarafından hazırlanmıştır ve tüm hakları saklıdır. Her türlü soru görüş ve önerileriniz için zeynepkoclu@psikolojistanbul.com